1996 yılının baharında dünyaya geldi. Okumaya ve yazmaya olan yoğun ilgisinden dolayı Kore Dili ve Edebiyatı bölümünü yarım bırakarak Hacettepe Üniversitesi Felsefe bölümünü kazandı. “Hannah Arendt'in Vita Activa Kavramı Üzerinden Pandemi” teziyle mezun oldu. Psikoloji ile ilk gençlik yıllarından beri hemhâl olduğundan, taze bir anneyken Oyun Terapisi, Masal Terapisi, Resim Analizi, Montessori, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu eğitimleri aldı. Sinema ve yazma tutkusu ile, hayali olan senaristlik için aldığı senaryo eğitimi devam ediyor.

Bugün içimde bir adam ezildi. Metrelerce yükseklikte, üst üste dizilmiş kiremitlerden oluşan bir çatının çökmesi sonucu yaşandı bu trajik olay. Ben yapmıştım göğe uzanan çatıyı, boyası dökülmüş bir sürü evi kapsıyordu. Sıra sıra dizilmiş, ucu bucağı olmayan, rengi atmış onlarca ev ama tek çatı. Sevdiklerimi yerleştirmiştim odalarına, sokaktaki bir yabancıyı bile gözlerinden masumiyet akıyorsa, çocuklar top koştursun diye koridorları uzun ve geniş tutmuştum. Balkonlarından çamaşırlar sarkardı, beyazlar inci gibi parlar, mutfaklarından yemek kokusu sızardı, sofralarından sohbet eksik olmazdı. Çatı dediğin nedir, yeter ki sığınsınlar altına, güveni koklasınlar, kendi hallerinde oyalansınlar yaşamakla. Ben inanmıştım gönüllerine, merhametle süslemiştim kapılarını, huzuru yaktım salonlarında tütsü niyetine, koyu muhabbetle ördüm bağlarını, verdim veriştirdim, gocunmadım, usanmadım, bir güne bir gün yaka silkmedim. 

Lakin bir adam ezildi bugün içimde. Kiremitler çökerken tahta eski bir sandalyeye ayaklarımı uzatmış izliyordum manzarayı, güneşli bir gündü. Dükkânlar kepenkleri kaldırmış, sakinleri kendi halinde zamanı okşuyordu başından, düzeni kaldığı yerden örüyorlardı ilmek ilmek. Günün ilk ışıkları göğü delen kiremitlerin arasından geçip gözümü alıyordu, gülümsüyordum. Kendini sessizce belli eden aksiliği vurdumduymaz bir sakinlikle bekliyordum, şey diyordu içimden bir ses, dış boyalarını yenilemek lazım fakat gücüm var mı bilemiyorum.

 Çatırt diye soldan kırılmaya başladı devasa yapı, sebebi nedir irdelemedim, teker teker kırıldı kiremitler, kaçın diyemedim, başınıza yıkılacak. Kimseler fark etmedi, sakinleri düzeni örmeye devam ederken bir gümbürtü ki koptu gitti. Zaman durdu, ben yerimden kalkmadım. Bir milim kımıldamadım hani öyle bir rahatlık var üzerimde. Kabulleniş dediğin budur, zor bela ayakta duran yapının çökeceğini, tuzla buz olacağını hissederek ılık ılık akan gözyaşlarıyla gülümseyerek izlemektir. Ne derler bilirsiniz, olduğun yerde bunalıyorsa için, sıkışıyorsa kalbin göç vakti gelmiş demektir. Zorlama şartları, kıyma kendine ve çalıştır adımlarını. Ha sürünerek ha koşarak uzaklaş oradan, olur da inat edersen moloz yığınları arasında ruhun gezer, bedeninle göz göze gelince diz çöküp yandıkça yanarsın kendine. 

O saatten sonra da çaresizlik sarar hani inceden, vakit dolmuş, ömür tükenmiştir. Tam olarak bu haleti ruhiyenin içinde izliyordum mimarı olduğum evleri, göğü delen çatı çökerken bir adam ezildi içimde. Çığlığı dehşet vericiydi, önce kimseler anlamadı, kırılan camları, dökülen sıvayı onarmaya çabaladılar, bir koşturmaca ki ortalığı karıştırdı. Tonlarca ağırlığın altında ezilen adam haykırdı ne bir kelime ne bir yardım çığlığıydı bu, başına gelenin önüne geçilemez dehşet bir ölüm olduğunun farkındaydı. Nefesini acı içinde verecek, dünyadaki son demlerini kan revan içinde organları ezilerek geçirecek. Gözleri yuvalarından fırladı belki, ciğerleri kıyıldı, kırılmadık kemiği kalmadı. Azrail başında saatine bakıyor, adam kara melekle göz göze ölüm anını bekliyor. Film şeridi gibi geçiyor mu ömrü gözlerinin önünden, pişmanlıkları var mı mesela, bilmeden üzdüklerine de kıymet verdi mi o anlarda, ukde kaldı mı içinde dünyaya dair, keşkelerini sıraladı mı peş peşe, borçlu mu gidiyor, alacağı var mıydı? 

Gerçi ne önemi var artık. Memnun muydu hayatından yoksa her gün lanet mi okuyordu, kim bilir. Sevdi mi sevildi mi, sevgiliye uzandı mı elleri, evladını okşadı mı başından, annesine fedakâr babasına hürmetli miydi? Kaç yaşındaydı bu adam? Çığlığından tahmin ettim, sanırım kırklarındaydı. Acı bir ölüm, vakitsiz gidiyor aslında, bastonlu seksenlikler varken neden o? Şairin henüz yolun yarısı eder dediği yaşı yakın geçmişe ait. Boşuna bu sözlerim çünkü az önce bir adam ezildi içimde. Geldiği gibi gidiyor, yalnız. Geldiği gibi gidiyor, bir haykırışla. 

Mahalle sakinleri başına toplandı, yumruk formundaki elleriyle ağızlarını tıkadılar, gözlerinde dehşet, eyvah nidaları ciğerlerini yaktı. Uzaktan, her zamanki gibi, olduğum yerden gülümseyerek usul usul ağladım, tahta sandalye kıç kemiğime battı da yerimden kımıldayamadım. 

İnsan ölünce düşmanları bile rahmet dilermiş, kanlı bıçakları ölümün kaynar suyuyla yıkanırmış. Yakınları yasın içinde boğulur, bir sonraki nefesin hesabını yaparmış. Anaların yüreğine ateş düşer, evlatların boynu bükük kalırmış. Ben ki en yabancısı olduğum adamın dehşet ölümünü elden ne gelir kayıtsızlığıyla izledim. Hani duvarlarını özenle ördüğüm evlerin sakinlerinden biri de değildi ama her gün sırtımda taşıdığım kiremitlerin altında ezildi, biraz olsun utan be adam! Suçluluk şöyle dursun bir gram acımadım. İnsan yaptıklarıyla yüzleşirken hissedemiyor, hele de yaptığı kendineyse… 

Omzumdan dürtüldüm, hadi dedi bir ses, kalk artık geç kalacaksın. Rüyaymış meğerse gördüğüm. Pikeyi zor bela attım üzerimden, banyoya iki büklüm gittim, yüzüme soğuk suyu çarpana kadar uyanamadım, doğrulduğum gibi aynada etinden yoksun iskeleti görünce anladım. Bazen ölüm vardır, ölümden önce gelir. Vicdanı rahat olmayanlar duygusal bir hikâye koparma peşindedir, bir gün gölgesine basabilme hayaliyle güne uyananlardır onlar. Şimdi yürüyorum bilinmeze, kırklarımdayım, arkamda koca bir ömrün enkazı var. 

Rüyayı düşünüyorum, nasıl bilirdiniz diye sorulurdu, hep bir ağızdan iyi bilirdik derlerdi. Samimi bir cevap olurdu, şüphem yok. Hak yemez, gönül kırmaz, kendinden alır yetime dağıtır, giymez giydirir, avcunu açanı boş göndermezdim. Aman kötü bilmesinler diye bir ömrü yedim bitirdim. Yüreğimi çıkardım meydana koydum, alın dedim sizindir. Yere çarptılar, aman kötü bilmesinler, sustum. Göklere sığdıramadılar, aman tekrar yere çarpmasınlar, daha çok verdim. İstediler, verdim. Yetmez dediler yine verdim. Bir ömrü beni iyi bilsinler diye gelen geçenin eline verdim. Bir ömrü beni iyi bilsinler diye; beni, iyi bilsinler diye kendinden kaçak, insanlara amele bir adam için feda ettim. Harcımı merhametle karıştırdım, vicdanımdan tuğlalar yaptım, düz duvar dediğin nedir ki ör gitsin, ne zararı var diye diye koca bir mahalle inşa ettim. Hal bu ya en sonunda bir ömrü üç İhlas bir Fâtiha sonrası unutulacak bir adam için heba ettim. 

Moloz yığınlarının altında ezilen bedenime bakamayacak kadar uzaktım kendime, yaşanmamış bir hayatın yükünü kendimden başka kime yükleyebilirdim? Kime isyan edeyim, kimden hesap sorayım? Silah mı dayadılar başıma da merhameti şu garipten başka herkese gösterdim, bir aynadakine sızlamadı vicdanım, yeter ki başka gözlerde iyi bilineyim. Ne kibar adamdı denirdi, ne korkak adamdı olacak doğrusu, koca bir ömrü aynalardan kaçarak geçirdi. Ne korkak adamdı! Şimdi yürüyorum aynı mahallede, biraz kıçım ağrıyor, kendime çok oturmuşum, eklem yerlerim de sızlıyor. Gelen geçen selamını eksik etmiyor, gülümsüyorum, sakince akan gözyaşlarımı gizliyorum elbet. Benim dükkâna varıyorum, sokağın karşısındaki sandalyeye kurulmuş bir karaltı camdan ilişiyor gözüme. Bir elinde mala diğerinde tuğla, örelim diyor ama bu sefer kendine. Benim ise aklımda tek soru var: Bir rüya, adamı ölümden döndürür mü?